Menü Kapat

Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı

Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  


Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı

Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı

Kültür ve Sanatın İlmiğinden Geçmiş Bir Hayat İnceltilmiş Bir Hayattır

Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı

1966 Ordu doğumlu, psikiyatrinin en önemli isimlerinden, şair, yazar, radyo ve televizyon programcısı, baba ve Türkiye’de çok önemli sağlık kurumlarında çalışmış, yöneticilik yapmış.

Paneller, sempozyumlar, seminerler, uluslararası makale yayınları, radyo ve televizyon programlar, yani öğrenme ve aktarma adına dolu dolu bir yaşam.Önce tıp eğitimi alıp sonrasında psikiyatri alanını tercih eden Prof. Dr Kemal Sayar, “İnsan eskilerin deyimiyle âlem-i sağır, bir küçük âlem. Onun ruhunun dehlizlerinde gezinmek büyüleyici bir deneyim.

İnsanların öykülerini dinlemek, o öykülerin içinden onları rahatsız eden şeyleri bulup çıkarmak ve şifa imkânlarını araştırmak bana oldum olası cazip gelmiştir” diyor. 20 yıl önce yazdığı “Hüzün Hastalığı” adlı kitabı ise yeni baskısı ile yeniden kitapçıların en çok okunanlar listesinde. Eski bir kitabı yeniden çıkarmanın çok vahim gereklilikleri olduğuna işaret ediyor. 20 yılda sosyolojik ve psikolojik kodlarımızda neler değişti, Prof. Dr Kemal Sayar’a sordum, bakın neler aktardı…

Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı

Koşturarak yaşamak aslında benim eleştirdiğim bir şeydi

Önce sormak istiyorum “siz”nasılsınız? Ve bu dolu dolu yaşamı planlayarak mı yoksa kendi akışı içerisinde mi yaşıyorsunuz?

Akışı içinde tabi ki, davetler olduğu sürece koşmaya çalışıyorum. İnsanlarla birebir etkileşim kurduğum zaman çok yeni insanlar tanıyorum. Anadolu’dan da değişik yerlerden davet aldığımız zaman gidiyoruz, hem Anadolu’yu görüyoruz, hem yeni insanlar tanıyoruz. Koşturarak yaşamak aslında benim eleştirdiğim bir şeydi. “Yavaşla” bu hayattan bir defa geçeceksin, diye bir kitabım var fakat geçenlerde arkadaşımın şöyle bir tespiti oldu. Dedi ki “yazan çizen üreten insanlar belli bir yaştan sonra kamu malı” haline gelirler dedi. Bende öyle oldum galiba. İnsanların sizden öğrenecek bir şeyleri varsa sizin insanlara bir hizmetiniz olacaksa ondan geri durmuyorsunuz o da bazen koşturmacalı bir hayatı arkasından getiriyor.

“Olumlu ebeveynlik” en çok bu başlık altında söyleşi vermişsiniz; sizi bu konuda söyleşi gerçekleştirmeye iten sebepler nedir?

Türkiye’nin en hayati meselesidir. Çünkü nesiller arasındaki irtibatsızlık modern çağla beraber giderek çoğalmaya devam ediyor, birbirlerini daha az dinliyorlar. Anne babalar çocuklarını daha az dinliyorlar. Anne babalar çocukları ile irtibat kuramıyorlar. Bu durum başıboş kendini kimle özdeşleştireceğini bilemeyen ahlaki karmaşa içinde olan yeni bir gençliğin yetişmesine yol açıyor.

Olumlu ebeveynliğin ülkenin bekası açısından çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Siyasi bir taraftan bakarsak; bir millet ki kendi çocuklarına iyi ana-babalık eden ebeveynlerden kuruludur, o milletinin gelecek ile ilgili güven problemi yoktur. Bir millet ki anne babalar çocuklarını saldım çayıra felsefesi ile büyütürler, yarın orada toplumsal patlamaların olmayacağını kimse garanti edemez. O yüzden Türkiye’nin en hayati meselesidir.

“Anne ve baba çocuğun aynasıdır” derler; öyle midir; çocuğun şekillenme ve yetişme döneminde sergilemesi gereken tutum nasıl olmalıdır?

En uygun anne babalık yöntemi müsamahakâr-otoriter.

Bu şu demektir. Belli bir otorite olmaya devam etmek fakat bunun belli bir müsamaha çerçevesinde yapmak, çocukları aşırı sıkıştırmamak, boğmamak onlara kendi seçimlerini yapma fırsatını vermek…

Anne babalar kötü bir evlilik geçiriyorlarsa boşanmaları tabidir

Boşanmış anne ve babalar…

Boşanmış ailelerin çocukları kötü yetişir diye söylenen efsane doğru değildir, eğer onlarla ilgilenen yeterli düzeyde anne- baba akraba çevre bulamazlarsa daha fazla stres altındadırlar. Anne babalar kötü bir evlilik geçiriyorlarsa boşanmaları tabidir. Bazen çocuklar evlilik içinde daha fazla yıpranabilirler. Eğer anne baba ayrıldıktan sonra iletişimleri kopmazsa sorunlar aza inebilir. Anne ve babanın asla birbirlerine karşı kullanmamaları gerekir… Anne ve baba boşanma sonrasında problemlerini çözümleyebilir ve birbirleri ile olumlu ilişkiler kurarlarsa çocuklar çok az etkilenirler…

“Mutsuzluğun kaynağı ilişkilerin zayıflamasıdır “diyorsunuz bir yazınızda; aile içi ilişkileri zayıflatan sebepler üzerine neler söylersiniz?

Günümüzde bir defa ekmek kavgası dediğimiz hadise anne babayı çok yoruyor. Geleneksel cinsel roller giderek erozyona uğruyor dolayısıyla anne-baba eve yorgun döndükleri zaman ne birbirlerine ne de çocuklara kâfi derece ayıracak zamanları kalmamış oluyor bu en önemli sorun olarak karşımıza çıkıyor. Zamanın azalması ve yüklerin ağırlaşması bu bağlamda çocukların sorunları bu modern çağda azalmasına neden oluyor…

“Çocuklar bahçe olarak teknolojik bahçelerde oynuyorlar”, artık teknolojiye doğan bu çocukları; ebeveynler nasıl yönlendirmeli?

Bu neslin şöyle bir sorunu var; çocuklar sokağa çıkamıyorlar çünkü sokaklar çok emniyetsiz o yüzden evin içinde kurtlarını dökmek zorunda kalıyorlar, onun içinde televizyon ve bilgisayara yapışıyorlar. Çocuklarımızla daha doğal ortamlarda mümkün olduğunca vakit geçirmemiz onların ruhsal gelişimi açısından çok daha yararlı olacaktır. Hatta benim bir arkadaşım çocuklarını mabetlere, mezarlara götürüyor, onun merhamet ve şefkat duygularını geliştirir. Çocuklar hayatı çizgi filmlerdeki gibi olmadığını hayatın kırılgan yanını tatmaları açısından dolayı olumlu bir davranış olduğunu düşünüyorum.

Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı

Doğu, Hüzün Medeniyetidir

Mesleki eğitimlerinizin yanı sıra, sanat yönünüzü de geliştirip devam ediyorsunuz, özellikle edebiyat alanında süreç nasıl başladı ve gelişti?

Şiir; İçimde Kıvranan Varoluş Sancısının Cevabı

Edebiyat ilgisi benim meslek seçimimin çok öncelerine dayanır. Ortaokul yıllarımdan itibaren söze ilgi duydum. Şiir ruhumu sükûna erdiren, içimde kıvranan varoluş sancısına cevap veren bir mecra oldu. Şairler, edipler söze dökülemeyenin avcılarıdır. Bir hal, bir oluş, onların sözcükleriyle vücut bulur, söze gelir. Dile gelmemiş olanın keşfi hem şiir ve yazıda, hem psikoterapide bana büyük bir heyecan veriyor.

İlk yayınlanan yazınız veya şiiriniz ardından neler hissettiniz?

Elbette büyük bir sevinç. Başka yaralı ruhlarla sonunda bir temas kurabilecek olmanın sevinci. Dünya gurbetini ve insanın kökten yalnızlığını bir süreliğine askıya alan, insana kelimelerin şifa olabileceğini keşfetmenin neşesi.

Eski bir kitabınızın yeni baskısı olan “Hüzün Hastalığı” için “hüznün hastalık olmadığını savunan bir tür alegori” diyorsunuz, biraz açar mısınız?

Hayatlarımızdan hüznü ve ıstırabı kovduğumuzda ne kalır geriye? Saman tadında hayatlar. Hüzün bize dünyanın kırılganlığını, varoluşun geçiciliğini, insan olarak acziyetimizi hatırlatır. Hüzün bizi ilksel varoluşumuza, ilahi bilince yaklaştırır. Hüzün üzere olmakla iştah ve tamahkârlığımızı gemleriz. O yüzden hüznü bir tedavi nesnesi kılmayalım, uzaklaştırmaya çalışmak yerine onu hasislikle koruyalım diyorum. Bize gökçe bağışlar getiren bir misafir gibi ağırlayalım onu. Haşim’in dediği gibi, ‘melali anlamayan nesle aşina değiliz’. Hüzün üzere olmak bir yandan da bizi merhamete çağırır. Kendi kırılganlığının ayırdında olan bir ruh nemrutluğa soyunmaz.

Her Duygu Parçacığı Hastalık Hanesine Yazılmamalı

En sevdiğim ve hayatımda uygulamaya çalıştığım bir savınız da “insanın her duygu parçacığını ele alıp onu hastalık haline getirmeden yaşaması”?

Modern psikiyatri de önünde sonunda kapitalizmin dümen suyunda hareket ediyor. İnsanın her halini, her duygu parçacığını hastalık hanesine yazarsanız o zaman ilaçlara da daha geniş bir alan açmış olursunuz. O zaman ekonomik zorlukların veya politik şiddetin ürettiği keyifsizliği de ilaçlarla tedavi etmeye çalışmak gibi bir bahtsızlığa düşebilirsiniz. Klinik depresyonun söz konusu olduğu durumlarda ilaç tedavileri hayat kurtarabilir ancak bugün pek çok insanın eşik altı depresyon, vb. isimlendirmelerle lüzumsuz yere ilaç tedavisi aldığını da hatırda tutmak gerekiyor.

20 yıl önce yazdığınız bir kitabın, bugün yeniden basılmasının gerekliliği neydi ve 20 yılda neler değişti?

Bugün bu tartışma çok daha anlamlı zira depresyon istatistikleri roket hızıyla yükseliyor ve modern hayat adeta depresyon üretiyor. İnsan yabancılaşması hızlanıp insan gezegeni soğudukça insanlar ruhun sükûnunu giderek yükselen oranlarda psikiyatrik tedavilerde buluyor. Bu noktada sapla saman, hastalıklı olan ile doğal olan birbirine karışıyor ve hüzün veya yas gibi doğal süreçler de ilaç tedavisine maruz bırakılabiliyor.

Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı

Hüzün ki en çok yakışandır bize

Hüznü doğu ve batı medeniyetlerine göre karşılaştırmak mümkün mü?

Doğu, hüzün medeniyetidir. Hüzünle olmayı, hüzün üzere olmayı varoluşun üstün bir boyutu sayar. Çünkü dünyada evimizde değilizdir, gurbetteyizdir. Modern Batı ise giderek hikmetten uzaklaşan, hayatı sadece maddi eksende değerlendiren bir oluş kipine kayıyor. Şairin dediği gibi, ‘hüzün ki en çok yakışandır bize’.

Bu anlamda akademik tıp çevrelerinde size bir karşı çıkış var mı?

Evet ve hayır. Eleştirimi hakşinas bir çerçeve içinde yaptığım için hayır, bazı pozitivist kafalar bilim felsefesi içindeki güçlü postmateryalist ve postempirist dalgayı anlayamadıkları için evet. Etiketlemeye karşı çıkarken etiketlenmekten kurtulamayabilirsiniz.

Bilgiyi Yerli Kültürel Kodların Süzgecinden Geçirmezseniz, Sömürge Valisi Olursunuz

Siz aynı zamanda kendi kültürel kodlarımızı anlamadan, bu ülkede doğru bir ruh sağlığı uygulaması geliştirilemeyeceğini söylüyorsunuz, dolayısıyla size göre evrensel doğrular coğrafyalara göre değişiyorsa neyi nasıl dengelemek gerekir?

Düşüncede ‘yerli mal’ının önemine inanıyorum. Psikiyatri ve psikoloji gibi disiplinler modern Batıda icat edilmiş oldukları için belirli ön kabulleri içlerinde barındırıyorlar. Bu ön kabuller bize ideal insan numunesi olarak Beyaz Hristiyan hiper-bireyci Batılı adamı işaret ediyor. Dünyanın yüzde sekseni Batıda yaşamıyor, onlar gibi düşünmüyor ve hatta onlar tarafından istismara uğruyor. O bilimi doğduğu yerden bütün etnosantrik tarafgirliğiyle bu toprağa aktardığınızda sadece psikiyatrik sömürgecilik yapmış olursunuz. O bilgiyi yerli kültürel kodların süzgecinden geçirmezseniz sömürge valisi olursunuz sadece.

Hayat Bir Bağıştır

“Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir”  diyorsunuz o zaman hayat nedir?

Popper ‘ hayat problem çözmektir ’ diyor ama bence hayatın bizatihi kendisi problem değildir. Hayat bir bağıştır, her gün dolulukla, merakla, hayret ve haşyetle yaşanması gereken büyük bir şölendir.

Herkes Kadar Kusurluyum, Benim De Tedaviye İhtiyacım Var

Sizi arındıranlar nedir hayatta, siz kendinizi nasıl tedavi edersiniz?

Beni de dostlarım, arkadaşlarım, çocuklarım, eşim, dostum tedavi ediyor. Okuduğum şiirler, dinlediğim sohbetler, izlediğim filmler tedavi ediyor. Bu hayatta herkes kadar ben de yaralıyım, benim de ruhum bir yerinden sızlıyor. Öyle Nirvana’ya ermiş, ‘fena fillah’ makamına varmış bir halim yok. Herkes kadar kusurlu ve mücrimim. Dolayısıyla tedaviye ihtiyacım var!

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim, televizyon yayınlarına başladığım 90’lı yıllardan bugünlere uzanan bu değerli dostluk içerisinde; ne zaman size danışacaklarım olsa; tıpkı bugün de olduğu gibi daima o naifliğinizle, güler yüzünüz ve hoş sohbetinizle her zaman yanımda oldunuz, bu vesile iyi ki varsınız.

Bilmukabele, Kübra. Ben de ilk televizyon yayınlarına senin programlarında başladım, güzel günlerdi. Sen de hep zarif ve başarılı idin, yine o sükûnetinle, samimiyetinle, doğru zamanda doğru sorularınla, benim içinde kıymetli söyleşi oldu, ben de teşekkür ederim.

Kübra Ünlü – Kemal Sayar Röportajı



  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir