Menü Kapat

Kübra Ünlü – Doç. Dr. Salim Aydüz Röportajı

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  


Kübra Ünlü – Doç. Dr. Salim Aydüz Röportajı

Interviewicon1001 İcat Dünyamızdaki İslam Mirası

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı, İngiltere merkezli Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı’nda görev yapan Doç. Dr. Salim Aydüz’e göre en büyük silahımız medeniyetimiz.

Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı (Foundation for Science, Technology and Civilization) tarafından Londra’da Bilim Müzesi’nde açılan ve 500 bin kişi tarafından ziyaret edilen 1001 İcat Sergisi, geçen yıl İstanbul’da da düzenlendi. Ardından sergideki eserler 1001 İcat Dünyamızdaki İslam Mirası adıyla kitaplaştırıldı.

Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı’nda uzman araştırmacı olarak görev yapan Doç. Dr. Salim Aydüz hem serginin hem de kitabın yardımcı editörlüğünü üstlendi. “Yeni Farabi’ler, Biruni’ler, İbn-i Sina’lar yetiştirebiliriz. En büyük silahımız medeniyetimiz” diyen Aydüz ile İslam âlimlerini ve icatları konuştuk.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Yeni Farabi’ler, Biruni’ler, İbn-i Sina’lar yetiştirebiliriz

Bilim insanı olma merakınız, araştırmacı kimliğiniz aileden mi geliyor? Çalışmalarınız nasıl başladı ?

Bilim tarihi çalışmalarına başlamam: Büyük Dedem etrafta Molla Şakir olarak tanınan bir insandı. Okumamda onun tesiri olduğu kadar halen Sakarya Üniversitesi’nde Profesör olan ağabeyimin de etkisi var. 1986 yılında İstanbul Ünv. Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde eğitime başladım. Kitap merakımdan dolayı vaktimin önemli bir kısmını Beyazıd’daki Sahaflar Çarşısı’nda geçiriyordum. Bir gün kapıdan girdiğimde tam karşımdaki tezgâhta bir kitap dikkatimi çekti. Adnan Adıvar’ın (Halide Edip Adıvar’ın eşiydi) Osmanlı Türklerinde İlim isimli bu kitabı görür görmez aldım. Ve tam aradığım bir konu diye düşündüm. Konu üzerinde tabi başka ne bir kitap ne de bir çalışma var.

Üniversitenin son sınıfında seçme ders ararken Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun vermiş olduğu Türk-İslam Bilim Tarihi ve Osmanlı Bilim Tarihi dersleri ile karşılaştım. Adeta altın bulmuş gibi sevindim ve her iki dersi de hemen aldım. Ekmeleddin Bey ile tanışmamızdan sonra bu alandaki ilgim daha da arttı ve daha lisans eğitimini bitirmeden ondan yüksek lisans yapma konusunda teklif aldım. Onun yönlendirmesiyle hem yüksek lisans hem de doktora çalışmalarımı onun yönetiminde 1998 yılında tamamladım. Tabi bu çalışmalarımı tamamlamamda başta Rahmetli Dr. Cevaz İzgi ve Doc. Dr. İhsan Fazlioğlu olmak üzere IRCICA (İslam, Kültür, Sanat ve Tarih Merkezi) ve İSAM’daki (İslam Araştırmaları Merkezi) çok değerli hocalarımın çok büyük yardım ve desteğini gördüm.

400.000’e yakın insan tarafından ziyaret edildi

2000 yılında da Prof. Salim Al-Hassani ile tanıştım. Yeni kurduğu Foundation for Science, Techonolgy and Civilization (FSTC) kurumunda Osmanlı bilim tarihi konusunda çalışmalar yapmak üzere beni İngiltere’ye davet etti. Bu davete 2002 yılında bir aylığına cevap verebildim. 2003 yılının Ağustos ayında da uzun süreli çalışmak üzere İngiltere’nin Manchester Şehrine geldim. Burada daha önceden başlamış olan 1001 İcat projesinin başta Osmanlı bilimi olmak üzere İslam dünyası bilim tarihi çalışmalarına dâhil oldum.

Proje 2006 yılında bir gezici sergi, bir kitap ve bir poster ile uygulamaya konuldu. Sergi ilk olarak Manchester’da açıldı. Daha sonra İngiltere’nin pek çok şehrini gezerek 2010 yılı Ocak ayında Londra Bilim Müzesi’nde Ağustos ayında da İstanbul’da açıldı. İstanbul’daki 7 haftalık süresinde 400.000’e yakın insan tarafından ziyaret edildi. İngilizce olarak yazılan kitap da bu sergi ile birlikte ilk defa İngilizce dışında bir dil olarak Türkçeye tercüme edildi. Projenin Türkiye ayağındaki çalışmalar tarafımdan organize edildi.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Bizden Daha Nice Fârâbî’ler Çıkar

Gençlerin çoğu topçu, popçu ve oyuncu olmak istiyor. Siz ise Farabi’ler, Cabir’ler çıkacaktır, diyorsunuz.

Böyle bir söz söylerken bir taraftan FSTC tarafından başlatılan 1001 İcat: Dünyamızdaki İslam Mirası isimli projeye gelen olumlu tepkilerden diğer yandan da dünyada İslam dünyasındaki bilim tarihi çalışmalarına yönelik artan ilgiden hareket ediyoruz. 1001 İcat sergisi ve kitabının ulaştığı insanlardan gelen iki önemli yaklaşım şu şekilde. Öncelikle Avrupa’da yaşayan Müslümanlar ve Gayr-i Müslimler. Gayr-i Müslimler bu proje ile Rönesans devriminin Roma ve Yunan bilim mirasının ardından oluşan yüzlerce yıllık bir karanlık çağın ardından birden bire ortaya çıkmadığını, aksine İslam coğrafyasında söz konusu karanlık çağda son derece parlak bir Altın Çağ’ın yaşandığını görmüş oldular. Böylece bir muamma aydınlanmış oldu ve batı bilim adamları ve halk da karanlık çağ olarak adlandırılan binlerce yıllık bir boşluğun İslam bilim adamlarının çalışmalarıyla doldurulmuş olmasından çok memnunlar.

Bugünkü modern hayatımızın arkasında ve hatta halen kullanmakta olduğumuz pek çok şeyde İslam bilim adamlarının katkılarının olduğunu öğrenmekten son derece memnunlar. Ve bir gün bir Londra dışındaki bir şehirde bir belediye başkanı bize “bize niye Müslümanların bu çalışmalarından bahsetmiyorsunuz” diye serzenişte bulunmuştu. Yine serginin bulunduğu bir şehirde sergiyi gezen bir Müslüman öğrenci sergi sonunda masanın üzerine çıkıp yüksek sesle “Artık ben de kendimi bir insan olarak görüyorum” diye bağırmıştı. Yani bu sergiyi gezdikten sonra toplum içinde sürekli dışlanan Müslüman gençler artık geçmişlerindeki başarılarla övünebiliyorlar ve kendilerini çok büyük bir medeniyetin temsilcileri olara görebiliyorlar. Bu onları çok ciddi bir “ÖZGÜVEN” ve “ŞAHSİYET, KİMLİK” veriyor. Aynı durumu ben İstanbul’daki sergide de gördüm.

Biz her şeyin batıdan geldiğini biliyorduk

Sergiyi gezen insanların yüzünde memnuniyet ve şaşkınlık birlikte okunuyordu. Nitekim yedi haftalık sürede yirmi kadar ziyaretçi defteri dolduruldu ziyaretçilerden tarafından ve bunlardan en çok dikkat çeken ortak cümle “biz her şeyin batıdan geldiğini biliyorduk, meğerse hiç de öyle değilmiş”. Yazılan yorumlardan böyle bir sergi ile bizim insanımıza çok ciddi bir özgüven geldiğini ve atalarımız yakaladığı bu başarıyı biz de yakalayabiliriz düşüncesinin ciddi olarak hâkim olduğunu gördük. Geçmişteki başarılarımızın insanımıza anlatılmasıyla gelecekte de böyle bir başarının yakalanabileceği bilinci insanımıza verildiği zaman çok rahat bir şekilde yeni Fârâbî’ler Bîrûnî’ler İbn Sîna’lar gibi bilim adamları yetiştirebiliriz.

Hiç şüphesiz bizim en büyük silahımız “Medeniyetimiz”. Bunu öne kendi insanımıza çok iyi anlatmalıyız ki kendi insanımıza özgüven gelsin ve sonra da başkalarına anlatmalıyız ki onlar da bize çok büyük bir medeniyetin mensupları olarak saygı duysunlar. Bunun için sadece tek taraflı olarak bizim çalışmalarımız yeterli değil tabi ki. Başta Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı olmak üzere tüm devlet erkânı sahip çıkar ve desteklerse bizden daha nice Fârâbî’ler çıkar ve çıkacaktır da.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Basında Bilim Muhabirleri Olmalı

Gazetelerde “bilim muhabiri” çalışsın diye öneriyor Vakıf. Bu çok önemli. Peki, böyle bir projeniz var mı?

Biz İngiltere merkezli bir vakıf olduğumuz için bizim buradaki çalışmalarımız buradaki medyanın “bilim muhabirleri” tarafından yakın takip ediliyor ve yaptığımız işlerin değeri “doğru ve olması gerektiği şekilde” basına yansıtılıyor. Oysa Türkiye de basında bilim muhabirliği anlayışı olmadığı için yapılan işler olması gerektiği gibi yansıtılmıyor. Mesela bizim sergimiz ve kitabımız ile ilgili olarak yüzlerce olumlu haber yapıldı Türkiye’de ancak sergi sonrasında birisi çıktı olumsuz bir şey söyledi ve basın bunu hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan aynen yayınladı ve gerçekmiş gibi algılandı. Oysa bir bilim muhabiri olsaydı söylenilen haberlerin ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu araştırıp ona göre yayınlardı.

Bilim muhabirliği olmadığı için dünyada bilimsel alanda yapılan buluşların ve gelişmelerin de sadece “tercüme” olarak basında yer aldığını görüyoruz. Oysa her türlü bilimsel gelişme ve yeniliğin değeri ve orijinalliği nedir bunu bir süzgeçten geçirmeden yayınlamak bu alandaki haberlere olan ilgiyi de maalesef azaltıyor. Sıradan bir haber gibi okunup geçiliyor. Bilim muhabirleri konunun önemini bilip ona göre haberi cazip hale getirebilirler veya ciddi bir değeri yoksa ihmal edebilirler. Biz burada görüştüğümüz muhabirleri bu konuda bilgilendiriyoruz. Aynı durumun Türkiye’de de olması lazım.

Hem Bir Hanımdan Bahsediyoruz Hem De “Adam” Diyoruz

Bir bilim festivali organize etmeyi düşündünüz mü? Gençlerin buluşlarını bu festivalde değerlendirip Yılın Genç Bilginini seçmek gibi…

Azim 1001 İcat Sergisinin Türkiye’de kalması ve diğer şehirleri gezmeleri konusunda çok yoğun talepler aldık. Ancak serginin önceden planlanmış beş yıllık mekânları belli olduğu için bu taleplere olumlu cevaplar veremedik. Ancak bu taleplerin karşılanması için farklı arayışların olduğunu biliyorum. Bu sergi ile birlikte bilim festivali organizasyonu da söz konusu. Bununla birlikte okullarda veya serginin gezdiği yerlerde gençlerin buluşlara yönlendirilmesi ve onlara yaptığı buluşlardan dolayı ödül verilmesi projeleri de var tabi. Ancak bunun hayata geçirilmesi biraz zaman alacak.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Bir de bilim çok erkekçe bir kavram. “Bilim adamı” sıfatı içine hem erkekler hem kadınlar giriyor. Bu dili değiştirmek için ne yapacaksınız? Bir kadın bilimciye “bilim adamı” demekten niye vazgeçmiyoruz?…

Maalesef çok yanlış bir yaklaşım bu dilimize kötü bir şekilde yerleşmiş. Tabi bilinçaltından gelen bir ifade bu. Geçtiğimiz hafta katıldığım bir Televizyon programında bana soru yönelten arkadaşım Fatıma el-Fihri isimli bilim adamı… Diye başlayan bir soru sormuştu. Tabi hem bir hanımdan bahsediyoruz hem de “adam” diyoruz. Tam bir tezat ve ironi. İslam Medeniyetinin ilk iki asrında erkekler kadar kadınlar da ilmi faaliyetler konusunda çok aktifler. Mesela İbn Hallikan (ö. 1282) tarafından yazılan Vefayâtü’l-Ayan adlı eserde ve eklerinde İslam medeniyetinin ilk asırlarında yaşamış olan çok sayıda ilim kadınından bahsedilir. Ancak bu gelenek İslam’ın ikinci asırdan sonra kadına değer vermeyen diğer medeniyetlerle tanışmasından sonra yavaş yavaş yerini erkek egemen bir topluma bırakmıştır.

Osmanlı Medeniyetinde hanımlar tarafından kurulan çok sayıda vakıf görmekteyiz

İlk dönem medrese minyatürlerinde mesela kadınlarla erkekleri yan yana ders dinlerken görürüz. Hatta medreselerde ve camilerde ders veren hanımlara dair çok sayıda bilgi bulunur. İslam medeniyetinde kadınlar yine de çok aktif bir rol oynamışlardır. Mesela dünyanın ilk üniversitelerinden birisi olan Karaviyin üniversitesi 841 yılında Fas’ın Fes şehrinde Fatıma el-Fihri tarafından yaptırılmıştır. Keza Osmanlı Medeniyetinde hanımlar tarafından kurulan çok sayıda vakıf görmekteyiz ki bunların hemen hemen hepsinin içerisinde okullar ve sosyal kurumlar bulunmaktadır. Yani Aslında yakın zamana kadar bizim tarihimizde hanımlar gerek ilim hayatında gerekse sosyal hayatta çok aktif bir rol oynuyorlar.

Bahsettiğiniz husus ile ilgili olarak benim hususi bir hassasiyetim var. Nitekim gerek 1001 İcat kitabında gerekse 1001 İcat sergisindeki Türkçe açıklamalarda geçen tüm ifadelerde ben “Bilim İnsanı” tabirini kullandım.

Çağımızda büyüler, sihirler, insanüstü güçler rating yapan kavramlar. Harry Potter’lar ve versiyonu kitap ve filmlerle, bilimden uzaklaştırıyor mu?

Bence bunların bir kısmı gençlerin ufuklarını açan projeler olarak değerlendirilebilir. Mesela Kur’an-ı Kerim’de yer alan Peygamber Mucizeleri insanların önüne birer hedef olarak konulmuştur. Televizyon ve radyolarla görüntü ve ses nakli gerçekleşmiş ve şimdi de Hz. Süleyman ile Belkıs arasında gerçekleşen Taht naklinde olduğu gibi eşyanın nakli hedefi üzerinde çalışılmaktadır. Sihir ve büyü ile ulaşılan veya elde edilen bazı şeylere bilimse çalışmalar yoluyla ulaşmak daha mantıklı olduğundan bunlar gençlerin önünde ulaşılması gereken idealler ve hedefler olarak durması lazım. Nitekim Harry Potter filminde kullanılan efektler film sektöründe önemli bir gelişme noktası olarak görülmektedir.

Bilimsel icatlar önce hayallerle başlar daha sonra gerçeğe giden adımlar atılır. Bu ve buna benzer filmlerin ve kitapların gençlerin zihinlerini karıştırmadan bilimsel çalışmalara yönlendireceğini ümit ediyorum. Gerek İslam medeniyetinin ilk yıllarında gerekse Rönesans’la başlayan Avrupa medeniyetinin ilk yıllarında Kelile ve Dimne gibi, La Fontenden Masallar gibi hayali hikâyelerin önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu tür hayali eserler düşünen ve çalışan insanları hakikati bulmada ufuk açıcı olmuşlardır.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Medeniyetimize Ait En Mühim Yazma Eserler Ve Tarihi Belgeler Ya Zengin Ailelerde Ya Da Müzayede Salonlarında Sırra Kadem Basıyor

Türkiye’de köklü ailelerin ellerinde birçok el yazması çok değerli kitaplar olduğunu söylüyorsunuz ve bu ailelerin bunları kütüphanelerinde sır gibi sakladığı noktasında hayıflanıyorsunuz. “Bunları bulup, açığa çıkarmamız gerekir” diyorsunuz. Türkiye’de bu anlamda bir “sırlar hazinesi” söz konusu mu?

Türkiye gerek yazma eserler gerekse tarihi eserler konusunda dünyanın en zengin topraklarına sahiptir. Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’da Yenikapı’da çıkan tarihi eserler nasıl İstanbul’un tarihini ciddi bir biçimde değiştirdi ise Anadolu’nun pek çok yerinden elde edilecek tarihi eserler ve kitaplar da tarihimiz hakkında bilmediğimiz pek çok hakikati ortaya çıkartacaktır. Mesela benim yayınladığım bir eser var. Süleyman Sûdî Efendi’nin Tabakat-ı Müneccimîn adlı bir eser. Bu eser ile ilgili bir makalede çok küçük bir bilgi bulduk. Ve eserin izini sürmek üzere Sûdî Efendi’nin ailesinin izini sürerek ailesine ulaştık ve ondan kalan eserlerin olup olmadığını sorduk.

Bu eserin ikinci bir nüshası yok dünyada

Ailesinde çok sayıda ferman ve benzeri arşiv belgesinin yanı sıra bir kutu içinde yazma eserlerini buldum. Bunlar arasında bahsettiğim Tabakat kitabı makalede bahsedildiği üzere yarısı temize çekilmiş yarısı müsvedde halinde aynen durmaktadır. Ben eseri alıp hemen yayınladım. Çükü bu eserin ikinci bir nüshası yok dünyada. Ayrıca diğer yazma eserleri de iktisat tarihi konusunda çalışan hocalarımıza ve arkadaşlarımıza vererek onların bu eserleri neşretmeleri konusunda yardımcı oldum. Eğer bu eserin peşine düşmemiş olsaydım muhtemelen eser Süleyman Sûdî Efendi’nin Kütüphanesi gibi yok olup gidecekti. Çünkü ailesinin bu eserler üzerine çalışacak bir durumu olmadığı gibi öneminin de farkında değiller.

Böyle çok sayıda yazma eserin olduğunu biliyorum. Bir kısım aileler böyle eserlerini Süleymaniye Kütüphanesine gelip bağışlıyorlar ve orada onların adına bölümler açılıyor. Buna çok şahit oldum. Ancak halen ailelerin ellerinde çok sayıda yazma eser bulunmakta ve bunları ellerinde tutmaktadırlar. Geçtiğimiz yıl Londra’daki Sam Fogg müzayede evinin satışa çıkardığı bazı Osmanlı yazmalarından haberdar oldum ve söz konusu eserleri incelemek üzere izin istedim ve şirketin merkezine gittim. Orada İslam ve Osmanlı medeniyetine ait Türkçe, Arapça ve Farsça olarak kaleme alınmış on binlerce yazma eserin bulunduğuna şahit oldum. Ne yazık ki bu eserler müzayedelerde satılacak ve bir daha araştırmacıların eline geçmeyecek.

Binlerce eser orada “kayıp” olmayı bekliyor

Benim incelediğim eser Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait tek nüsha bir takvim idi ve takvimi hazırlayan astronom Mehmed Efendi hakkında tek bilgi bu eserde vardı. Bu eserin ben kopyasını aldım ve böylece bu bilgileri kurtardım ama binlerce eser orada “kayıp” olmayı bekliyor. En büyük silahımız medeniyetimiz ama maalesef medeniyetimize ait bu en mühim yazma eserler ve tarihi belgeler zengin ailelerin koleksiyonlarında ya da müzayede evlerinde sırra kadem basmaktadır.

Yazma eserlerin Türkiye’de yeteri kadar değeri anlaşılmadığı için maalesef yeteri kadar değerlendirilememekte ve bazıları ebediyen yok olmaktadır. Geçtiğimiz günlerde bir vali yardımcısıyla çok mühim bir kütüphanenin hali üzerine şikayetvârî konuşunca, sayın vali yardımcısı bana “maalesef bu kütüphanede çok sayıda eser kayıp ya da orijinal eser kopya eserle değiştirilmiş durumda. İşin ucunu biraz kurcalayınca arkasından çok zengin aileler çıkıyor ve bizim de elimiz kolumuz bağlanıyor” diye dert yanmıştı.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

İslam Medeniyetinin Niçin Geri Kaldığı Henüz Net Olarak Cevaplanamadı

Bu denli köklü bir medeniyet batı ilimleriyle yarışır durumdayken ve hatta kurgusunu çıkarmışken, sonrasındaki kırılma noktası nedir neden geri kalmıştır?

İslam medeniyetinin niçin durakladığı ve geri kaldığı sorusu henüz tam olarak net bir şekilde cevaplanabilmiş değildir. Bu sorunun cevapları çok geniştir ve pek çok sebep bir arada değerlendirilmelidir. Çünkü bahsettiğimiz medeniyet coğrafya olarak İspanya’dan Malezya’ya kadar, Afrika’nın içlerinden Rusya’nın içlerine kadar çok büyük bir coğrafyayı içine almaktadır. Hemen her bölgenin kendine özgün sorunları olmuştur. Mali, Gana, Timbuktu çevresi bir zamanlar dünyanın en büyük ilim merkezlerinden birisiydi.

Mesela Sankore Üniversitesi 12. Yüzyıla geldiğinde yüz binlik bir şehirde yirmi beş bin öğrenciye sahipti. İslam Medeniyetine ait eserler Avrupa dillerine aktarılmaya başlanmış ve bu aktarım sonunda 12. Yüzyıldan itibaren Avrupa üniversiteleri doğmaya başlamıştır. 12 ve 13. Yüzyıllarda İslam dünyası üç çok büyük felaketle karşı karşıya kalmıştır ki bu felaketler büyük ölçüde Vatikan tarafından organize edilmişlerdir.

Nehirlerin günlerce mürekkep aktığı rivayet edilir

Bunlardan birincisi Haçlı Seferleri, İkincisi Moğol İstilası ve üçüncüsü Endülüs İslam Devletlerinin İspanyollar tarafından yok edilmesi. Her üç hareketin de ortak vahşet noktası İslam âlimlerinin katledilmesi ve yazma eserlerin yok edilmesidir. İspanyanın pek çok şehrinde İslam yazma eserleri toplu şekilde yakılırken Moğol istilasına maruz kalan Bağdat’ta âlimler camilere ve medreseler doldurulup yakılmış ve yazma eserler nehirlere atılmıştır. Nehirlerin günlerce mürekkep aktığı rivayet edilir.

Bu üç büyük felaket o yüzyıllara kadar çok parlak bir devir yaşayan İslam dünyasına çok ciddi bir darbe vurmuştur ve ilk beş asırdaki parlak dönem bir daha yakalanamamıştır. On dördüncü yüzyılda kurulan Osmanlı devleti kendine özgün bir medeniyet kurmuş ve eski İslam medeniyetinin birikimlerini çok iyi değerlendirerek İslam medeniyetine tekrar parlak bir devir yaşatmıştır. Ancak on altıncı yüzyılın başlarından itibaren Avrupalılar tarafından yapılan coğrafi keşifler yoluyla Osmanlı ticaret yollarının devre dışı bırakılması ve Avrupa’ya çok miktarda altın ve gümüş girmesi ekonomik açıdan Osmanlıya çok fazla sarsmıştır.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

“Kırılma Noktası” ne diye sormak lazım

Ekonomik denge Avrupa’nın lehine Osmanlının da aleyhine hızla değişmiş ve neticede ekonomik açıdan zayıflamakta olan bir Osmanlı (ki o dönemde İslam dünyası olarak sadece Osmanlı vardı) Avrupa ile rekabet edememiş ve önce savaşlarda daha sonra da pek çok alanda kaybetmiştir. Buna rağmen pek çok ilmî çalışmanın ve gelişmenin olduğunu da görüyoruz. Ancak bunlar ne yazık ki büyük ölçüde kişisel gayretler olarak almış ve devlet politikası haline gelememiştir. İşte tam bu noktada “Kırılma Noktası” ne diye sormak lazım gelirse Takiyüddin Rasıd’ın 1580 yılında rasathanesinin kırılmasıdır diyebiliriz.

Nitekim birkaç sene önce Sultan III. Murad’ın, Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’nın ve diğer devlet adamlarının maddi-manevi çok büyük bir desteğiyle devlet politikası çerçevesinde kurulan rasathane, siyasi çekişmelerin kurbanı olmuş ve bu büyük desteğe rağmen yine sultan tarafından yıktırılmak zorunda kalınmıştır. Bu tarihten sonra Osmanlı da devlet desteğiyle yürütülen büyük ilmî projeler yerini büyük ölçüde bireysel çalışmalara bırakmış ve parlak icatlar, ilmî çalışmalar ciddi sekteye uğratılmıştır.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Bilim insanlarına çok ciddi hediyeler verilmiş ve ücretler ödenmiştir

Ezoterik bakış açıları ve hermetizm akımları bu alanda bilimsel gerçekliklerin yaşanmasına engel olmuş mudur?

İslam medeniyetinde böyle bir durumdan bahsetmek zor. Çünkü medreselerde öğretilen ilimler pek çok zaman halka açık olmuştur. Veyahut camilerde bulunan kürsülerde halk ile paylaşılmıştır. Ayrıca genel olarak değerlendirirsek gerek Osmanlı’da gerekse önceki İslam devletlerinde idareciler bilimsel faaliyetleri çok ciddi bir şekilde desteklemişlerdir. Mesela Darülhikme ve Beytülhikme gibi merkezlerde yapılan ilmi çalışmalar halifeler tarafından büyük destek görmüştür. Tercüme edilen veya telif edilen her bir eserin ağırlığında eseri meydana getirene altın verilmiş. Osmanlı medeniyetinde de eser telif eden veya tercüme eden bilim insanlarına çok ciddi hediyeler verilmiş ve ücretler ödenmiştir.

Sultan II. Murad ve III. Ahmed dönemlerinde de tercüme heyetleri oluşturulmuş ve başka dilde yazılmış eserlerin Türkçeye kazandırılması için çok büyük masraflar yapılmış ve gayretler gösterilmiştir. Başka dillerde yazılmış eserlerin Türkçeye çevrilmesi veyahut telif edilecek eserlerin Türkçe olarak yazılması konusu sultan ve devlet idarecileri tarafından daima teşvik görmüş ve bu durum özellikle on beşinci yüzyıldan itibaren hemen bütün bilim dallarında dikkate alınmıştır ve Türkçe telif edilen eser sayısında çok ciddi bir artış olmuştur. Bu durum bilimlerin genel paylaşımını arttırmış ve yaygınlaşmasına fırsat vermiştir.

Türkiye’de Üniversiteler Araştırma Merkezi Olmaktan Çıkıp Hızla Liselere Dönüşme Yolunda

Gençliğin bilim ve icatlar üzerine düşünceleri ve buluşlarına imkân tanıyan bir sistem var mı?

Türkiye merkezli alırsak bu soruyu olumlu bir cevap vermek pek mümkün değil. Çünkü şu anki eğitim sistemimiz liseler dikkate alındığında büyük ölçüde “merkezi sınavlara” odaklanmış durumda. Üniversiteler de hızla araştırma merkezi olmaktan çıkıp liselere dönüşme yolunda.

Üniversitelerin mevzuatında araştırma merkezi kurma diye bir şey hemen hemen yok. Başıma geldiği için çok yakından biliyorum. Bilim Tarihi Araştırma Merkezi kurmak üzere harekete geçtim ancak bir üniversite çatısında böyle bir şeyin olamayacağını olsa da hiçbir işlevinin olmayacağını gördüm. Yakın zamanda mesela yaşadığımız Muhteşem Yüzyıl krizine karşı ben bir köşe yazımda “eğer üniversitelerimiz içinde bir Kanuni Sultan Süleyman Araştırma merkezi olsaydı böyle bir sorun yaşamazdık” demiştim. Ancak gördüm ki Türkiye şartlarında üniversiteler içinde böyle merkezlerin açılma şansı yok.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Müzelerimiz aynı zamanda aktivite merkezleri haline getirilmeli

Ortaya çıkan kargaşa insanların “doğru ve gerçek bilgiyi” öğrenmeye ihtiyacının ne kadar çok olduğunu ancak bu ihtiyacı karşılayacak kurumların olmadığını sadece bireysel bir takım yaklaşımların soruna çözüm bulmaya çalıştığını görüyoruz. Bu durum sadece Kanuni için değil bizim tarihimizle ilgili pek çok konu için geçerlidir. Mesela geçen sene UNESCO Kâtip Çelebi yılı ilan etti bu sene de Evliya Çelebi yılı ilan etti. Hiçbir yerde bu iki bilim insanı ile ilgili bir araştırma merkezi yok. Oysa her ikisi de devasa bilim insanları.

Sadece eskiye yönelik değil, yeni bilim araştırma merkezleri de her yaştan insana hitap edecek şekilde açılmalı ve eski ile yeni bir araya getirilerek insanlar teşvik edilmelidir. Müzelerimiz sadece eskilerin sergilendiği yerler olmaktan çıkartılıp aynı zamanda aktivite merkezleri haline getirilmeli ve insanları yeni buluşlara yönlendirmelidir.

İslam’da hangi icat daha çok gelişmiş ve kullanılan bir icat haline gelmiş?

Bugünü etkilemesi açısından bakarsak gerek kamera obscura icadı gerekse mekanik aletlerin icat edilmesi çok mühimdir. Mesela teknik çizim alanında usta olan El-Cezerî, büyük miktarlarda suyu tamamen kendi başına yukarı çıkarabilen iki silindirli bir pompa icat ederken, krank-biyel çubuğu sisteminde krank milini ilk kez kullandı. Dönme hareketini lineer harekete aktaran krank mili, tarihte yapılan en önemli keşiflerden biri olarak kabul edilir.

Bildiğiniz gibi günümüzde krank milleri oyuncaklardan araba motorlarına ve lokomotiflere kadar birçok yerde kullanılmaktadır. İbn Heysem tarafından icat edilen kamera obscura da fotoğraf makinelerinden kameralara kadar bütün aletlerin esasını oluşturmaktadır.

Yine Takiyüddin Rasıd tarafından icat edilen altı silindirli su pompası çok mühim bir icat olup bugün bütün sanayide kullanılmaktadır.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Bu keşifler toplumu tam anlamıyla değiştirmiştir

Takiyüddin’in altı silindirli pompası ve su yükseltme makinesi, kâğıt üretimi ve metallerin işlenmesi ile ilgili tarihi araştırmaların da kapsamına girer. İşlevsel bakımdan prese benzeyen pistonlar, kâğıt hamuru üretiminde veya uzun metal şeritleri bir kerede dövmek için kullanılmıştır.

Yine Takiyüddin, su pompalarını anlatmasının yanı sıra iptidai bir buhar motorunun çalışma prensiplerini buhar gücünün “keşfedilmesinden” yüz yıl kadar önce açıklamıştır.

Makinelere bağımlı olarak yaşadığımız, otomobillerin, bisikletlerin ya da elektrikli tulumbaların çevirdiği bugünlerimizin öncesinde, bu keşifler toplumu tam anlamıyla değiştirmiştir.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Neler icat edildi? Kitaptaki örneklerden yola çıkarak kısa kısa kim kimdir, neyi icat etmiştir, nasıl kullanılmıştır, bir kaç cümle ile bilgi verebilir misiniz?

Zerkali her şehirde kullanılabilen bir Evrensel Usturlap icat etmiştir. Evrensel usturlap, dünyanın her yerinde kullanılabilmesi bakımından çığır açan bir buluştu. Belirli bir yer için tasarlanan, yani enleme bağlı olarak kullanılabilen normal usturlapların taşınması durumunda ise, farklı enlem plakalarına ihtiyaç duyulmaktaydı.

El-Cezeri Filli Su Saatini ve çok sayıda otomatik robot icat etmiştir.

El-Muradi keza çok sayıda otomatik alet, saat ve oyuncak alet icat etmiştir.

Takiyüddin Rasıd altı silindirli su pompasını icat etmiş ve ayrıca dört astronomi gözlem aracı icat etmiştir. İlk otomatik döner makinesi da onun icadıdır.

Fatıma el-Fihri dünyanın en eski üniversitesini Fes’te inşa ettirmiştir.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Abbas b. Firnas tarihte ilk insanlı uçuşu gerçekleştirmiştir.

780’de doğan Hârizmî, sonraki dönemlerde Batı dillerine çevrilen sinüs, kosinüs ve trigonometrik tabloları geliştirmiştir.

Harizmi cebir, trigonometri ve algoritma gibi ilimleri geliştirmiştir.

Zehravî bugün halen kullanılmakta olan iki yüze yakın cerrahi alet icat etmiştir.

Zehrâvî’nin, jinekoloji alanındaki çalışmaları birçok konuda çığır açtı. Ebelerin normal dışı doğumlarda nasıl hareket etmesi gerektiği ve plasentanın nasıl çıkarılacağıyla ilgili eğitim kitapları hazırladı.

Ömer Hayyam kübik denklemleri tamamen sınıflandırdı ve konik alanları kesiştirmek suretiyle geometrik çözümler elde etti.

Bîrûnî de dâhil olmak üzere birçok eğitimli Müslüman için dünyanın yuvarlak olduğu bilgisi sıradan sayılabilecek bir bilgiydi. 10. yüzyılda Kurtuba’da yaşayan edebiyatçı İbn Hazm şöyle diyordu: “Umumi itikadın aksine arz (dünya) küre şeklindedir. … Bunun ispatı, güneş huzmelerinin arz üzerindeki herhangi bir noktaya daima şakuli (dikey) olarak gelmesidir.” Bu da Müslüman bilim insanlarının söylenti ve efsanelere aldırmaksızın gözlem ve deneye dayalı çığır açan araştırmalar yapmasına güzel bir örnektir.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

İbnü’l-Heysem

İbnü’l-Heysem Bradley Steffens tarafından yazılan Ibn al-Haytham: The First Scientist adlı eserle dünyanın ilk bilim adamı olarak ilan edildi. Heysem ilmi çalışmalarını laboratuar ortamında deneye dayalı olarak yapan ilk bilim adamıdır.

İbnü’l-Heysem’in tarihte ilk kez tüm çift mükemmel sayıları (tam bölenlerinin toplamına denk olan sayılar) sınıflandırma girişiminde bulunmasıyla Müslüman matematikçiler 10. yüzyılda başka bir alanda daha büyük başarı elde etmiş oldular; “2k-1’in asal sayı olduğu durumlarda 2k-1 (2k-1) formunda olan sayılar” biçimindeki sınıflandırma gibi.

Heysem aynı zamanda “p asalsa 1+(p-1)! p’ye bölünebilir” şeklindeki Wilson teoremini dile getirdiği bilinen ilk kişidir. Bu teoreme, John Wilson tarafından “keşfedilmesi” sebebiyle Wilson teoremi denmektedir; ancak Wilson bu teoremi ispatlamış mıdır yoksa sadece tahmin mi etmiştir, bilinmemektedir. Wilson’dan tam bir yıl sonra, Lagrange adında bir matematikçi, “ilk kez keşfedilmesinden” yedi yüz yıl sonra teoremin ilk ispatını bulmuştur.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Kindî

Kindî (ö. 873) Hekim, felsefeci, matematikçi, geometrisyen, kimyager, mantıkçı, müzisyen ve astronom olarak çalışmakta olan Kindî ayaklı ansiklopedi gibi bir insandı. Yaptığı katkılar arasında Aritmetiğe Giriş adlı bir eser, sayı teorisi konusunda sekiz ve orantı ve zamanın ölçülmesi konusunda iki el yazması yer almaktadır. Küresel geometriyi ilk kez geliştiren Kindî bu yeni yaklaşımı astronomi çalışmalarında kullanmıştır.

Küresel, küre üzerinde azimuth oluşumu ve kürenin tesviye edilmesi gibi konularda yazıları bulunmaktadır. Müzisyen olarak, notaları kullanmış ve ud enstrümanının geliştirilmesine katkıda bulunmuştur. Kriptoloji ve parfüm yapım teknikleri gibi ilginç konular da dâhil olmak üzere farklı alanlarda 361’den fazla eser vermiştir.

Türkiye’nin medeniyet havzalarından kimler çıkmış ve neleri icat etmiş?

Bugün El-Cezerî’nin çok başarılı bir makine mühendisi olduğunu söyleyebiliriz. Hayatı hakkında çok az şey bilinmekle beraber, hizmetinde çalıştığı Artuklu Hükümdarı Nasîrüddîn’in ondan icatlarını bir kitapta toplamasını istediğini ve Mühendislik Aletleri Kitabı adlı bu eserin 1206 yılında tamamlandığını biliyoruz. Bunun öncesinde, saatler, su yükseltme makineleri ve krank mili gibi mühendislikte çığır açan birçok makine yapmıştır. Yaptığı birçok makinede hareket eden insan figürlerine yer verdiği düşünülürse, robotik biliminin öncülerinden olduğu da söylenebilir.

Takiyüddin Rasıd otomatik aletler konusunda eser yazmış ve bazı otomatik aletler icat etmiştir. Az önce bahsedilen altı silindirli su pompası son derece mühimdir. Ayrıca İslam dünyasının en büyük üçünü ve son rasathanesini İstanbul’da inşa etmiş ve yeni gözlem araçları icat etmiştir.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Pek çok mimara ilham kaynağı oldu

Mimar Sinan depreme dayanıklı binalar inşa etti. Binalarında akustik sisteme özel önem verdi ve gerek bu konuda gerekse inşaat teknikleri ve mimari konusunda çok sayıda yeniliğe imza attı. Hayatı boyunca 477’den fazla binanın inşasını ve tasarımını gerçekleştirdi. Pek çok mimara ilham kaynağı oldu.

Piri Reis dünyanın ilk en detaylı haritasını çizdi.

Lagari Hasan Çelebi ilk insanlı roket uçuşunu gerçekleştirdi.

Hezarfen Ahmed Çelebi ilk insanlı uçuşu başarıyla gerçekleştirdi.

Şerafeddin Sabuncuoğlu Cerrahiyetü’l-Haniyye isimli eserinde ilk defa cerrahi operasyonların nasıl yapılacağını minyatürlü resimlerle gösterdi.

Matrakçı Nasuh askeri eğitimde kullanılan matrak oyununu icat etti. Ayrıca muhasebe matematiğinde önemli gelişmelere imza attı. Geometri ve matematik konusundan eserler yazdı. Minyatür sanatında yazdığı eserlerle yeni bir çığır açtı.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Bir bilim kompleksi

Osmanlılar, Bursa ve İstanbul gibi şehirlerde eğitim kompleksleri kurdular ve eğitimde yeni bir çığır açtılar. Kulliye adı verilen bu sistemde kampus benzeri bir eğitim söz konusu olup kulliye içerisinde cami, hastane, mektep, aşevi ve yemekhane gibi tesisler bulunuyordu. Bu imkânlar eğitimi daha geniş kitlelere ulaştırırken, eğitimin yanı sıra ücretsiz yemek, sağlık hizmetleri ve bazı durumlarda konaklama imkânı da sunuluyordu.

İstanbul’daki Fatih Külliyesi, bilim ve ilahiyat alanlarında eğitim veren sekiz medresesiyle böyle bir eğitim kompleksi idi. Süleymaniye Külliyesi ise içinde ilk Tıp Medresesini barındırması açısından daha ileri bir bilim kompleksi olmuştur.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Kilise Herkesi Sustururken, İslam Dünyasında Fikirler Serbestçe Dile Getiriliyordu

Peki, bunca icadın menşeinin batı bilimlerinde adı zikredilir olmuş mu yoksa bir yararlanma mı olmuş?

Batı bilim adamları İslam dünyasında yazılan eserleri onuncu yüzyıldan itibaren Latinceye çevirmeye başlamışlar ve bu eserlerden çok büyük ölçüde istifade etmişlerdir. Ancak muhtemelen kilisenin baskısıyla yararlandıkları bu eserlere hiçbir şekilde atıfta bulunmamışlar ve referans vermemişlerdir. Son zamanlarda yapılan çalışmalar başta Kopernik olmak üzere Batı dünyasında yapılan çalışmaların İslam dünyasındaki ilk çalışmaları ortaya çıkartılmayı başlanmış ve “intihaller” net bir şekilde gösterilmiştir.

Engizisyonun diller üzerindeki baskısı yani Arapçanın engellenmesinin bu sürece nasıl bir etkisi olmuştur?

Kilise kendi doğrularının ve dogmalarının aksine bir şey söyleyen herkesi susturma yolunu seçtiği için bilim adamları uzun yıllar çalışmalarını açıklayamamışlardır. En meşhur örneği ülkemizde Galileo ile bilinir. Eserleri ve yeni fikirleri yüzünden Kilisenin baskısına maruz kalmış ve fikirlerini geri alması istenmiştir. Oysa onun fikirlerinin bir kısmı İslam dünyasında daha önce serbestçe dile getirilmiştir ve yazılmıştır. Onun ilk defa ortaya attığı fikirlerin bazıları da ondan önce İslam dünyasında işlenmiştir.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Bilim devriminin hazırlanmasına etki etmişlerdir

Güneş lekeleri üzerine ilk çalışmalar İbn Sina tarafından yapılmış, sarkaç ve pendulum üzerine de İbn Yunus tarafından eserler yazılmıştır. Galileo kilisenin direncinin büyük ölçüde kırılmaya başladığı bir dönemde yaşadığı için şanslı sayılır. Ancak her bilim adamı Avrupa’da onun kadar şanslı değildi. İbn Nefis’in küçük kan dolaşımını bulmasından üç asır sonra tekrar keşfeden Michael Servetus, Christianismi Restitutio adlı eserinde bundan bahsetmiş ancak bu yeni fikrinden dolayı kitaplarıyla birlikte Cenevre’de yakılmıştır. Ancak kilisenin bütün baskısına karşı değişen dünya şartları karşısında bilim adamları yeni çalışmalar ortaya koymuşlar ve Rönesans’ın doğuşuna ve daha sonra da bilim devriminin hazırlanmasına etki etmişlerdir.

Bu kitap herkesin kolaylıkla okuyabileceği bir kitap mıdır? Okullar için kaynak kitap olması söz konusu mudur? Bu anlamda bir girişim var mı?

1001 İcat kitabı yediden yetmişe herkesin rahatlıkla okuyabileceği şekilde çok sayıda görsel malzeme kullanılarak hazırlanmıştır. Son derece sadece bir dil kullanılarak bilimsel gerçeklerin kolayca ve uzman olmayan herkes tarafından anlaşılması hedeflenmiştir. Kitap Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullara tavsiye edilmiş ancak kaynak kitap olması veya müfredata girmesi konusunda henüz bir adım atılamamıştır. Kitabın konularının İngiltere okullarında müfredata girmesi konusunda çok iyi bir seviyeye gelinmiş ve bizzat Okullar bakanının talebiyle çalışmalar başlatılmıştır. Herhalde önce İngiltere’de bu konular müfredata girecek sonra bizim ve diğer ülkelere gelecektir.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

Takdire şayan bir jest

İnternette ve en çok satanlarda olmasını neye bağlıyorsunuz? Ve neden ilk önce İngilizce basıldı ve yayınlandı?

1001 icat projesi çerçevesinde hazırlanan 1001 İcat kitabı projenin diğer parçaları ile birlikte İngiltere’de hazırlandığı için İngilizce olarak yayınlandı. Yoğun talep üzerine ilk olarak Türkçeye çevrildi ve sırasıyla Arapça ve diğer dillere de çevirme çalışmaları devam etmektedir.

Kitabın çok satması bu konular hakkında şimdiye kadar böylesine güzel bir çalışmanın yapılmamış olmasıdır. Ayrıca kitabın çok iyi hazırlanması ve konuların uzmanlarınca ele alınması da mühim bir etkendir. Bir diğer husus da kâr gayesi olmayan vakfın bu kıymetli eserin fiyatını herkesin alabileceği şekilde düşük tutması da takdire şayan bir jesttir.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı

İslam Dünyasında Çok Ciddi Bir Canlılık Görüyorum

Bugüne dönecek olursak İslam dünyasından yeni buluşlar gelir mi? Bu anlamda gençler için ne gibi çalışmalar yapılması gerektiğine inanıyorsunuz?

İslam dünyasında çok ciddi bir canlılık görüyorum. Gerek Türkiye’de gerekse diğer İslam devletlerinde bu konuda çok büyük bir gayret var. Türkiye’de üniversitelerin sayılarının arttırılması çok önemlidir. Yakın zamanda Katar’da açılan Eğitim Şehri (Education City) ve benzeri kuruluşlar heyecan verici gelişmelerdir. Avrupa ve Amerika gibi yerlerde eğitim gören kimselerin birikimlerini kendi ülkelerine taşımasıyla İslam dünyasında büyük bir canlanmanın olacağını ümit ediyorum. Çünkü bir yandan çok büyük bir talep var bir yandan da ekonomik bir canlanma var. İlmi gelişmelerin olabilmesi için ekonomik açıdan çok güçlü olmanız lazım.

Kübra Ünlü – Doçent Doktor Salim Aydüz Röportajı



  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir